“İşçi Avukat” / Sadece Bir Kavramın Hikayesi mi?

“İşçi Avukat” / Sadece Bir Kavramın Hikayesi mi?

 

 

İşçi Kavramı

İşçi sınıfının doğduğu klasik dönemde, daha ziyade, sanayi alanında çalışanlara kol emekçilerine işçi denirdi. Bu nedenledir ki, klasik sendikal örgütlenme bu işçiler arasında doğmuş ve gelişmiştir. Zihinsel emeğini kullanarak hayatını kazanan insanlara küçük burjuva demekle yetinilirdi çoğu zaman. Yani bazen işçi sınıfı yanında yer alan, bazen egemen sınıfların yanında yer alan güvenilmez insan anlamında kullanılırdı. Zihinsel emeğin ağırlık taşıdığı hizmet sektöründe yer alanlara işçi denilip denilemeyeceği konusunda; işçi-memur, mavi-beyaz yakalı kavramları üzerinden yapılan tartışma literatürü epeyce zengindir. Günümüzde bu tartışma sona ermiş gibidir. “Oysa günümüzde istihdam ve ücretliler içinde sanayi işçisi azınlık durumundadır. İşçilerin, ücretlilerin çoğu hizmet sektöründe çalışmaktadır… Öte yandan sanayi işçisi de kendi içinde bir evrim geçirmiştir. Bilimsel ve teknolojik gelişme sonunda, mavi yakalılar ile beyaz yakalılar arasındaki keskin ayrım silikleşmeye başlamıştır.”

Özellikle 70’li yılların sonuna doğru başta banka, sigorta, mali danışmanlık, avukatlık alanları olmak üzere, Taylorizmin kurallarının sanayi sektöründen sonra “hizmet” sektörüne de el attığını gördük. Yüz binlerce insanın çalıştığı hizmet alanlarında kısa sürede inanılmaz yoğun bir iş bölümü uygulandı ve “en küçük iş parçasının en küçük zaman aralığındayapılması için yeni iş yöntemleri geliştirildi. Yavaş yavaş kamu sektörü de bu gelişmelerden nasibini aldı. Devletin restorasyonu anlamında, bizatihi en büyük hizmet sektörü olan bürokrasiler de işbölümü süreçlerine tabi olmaya başladı. Tam bu dönemde ortaya çıkan ve “yonga/çip” etrafında şekillenmeye başlayan yeni “teknolojik devrim” süreci derinleştirmekle kalmadı, işbölümüne yeni boyutlar da getirdi. Artık hiçbir hizmet alanı bu gelişmenin önünde duramazdı…Tüm hizmet sektörleri tıpkı sanayi sektörü gibi giderek artan hızla yoğunlaşmaya, tekelleşmeye başladı. Dünyaya yayılan dev şirketlere, yeni ekonomik düzenin ihtiyaçlarına cevap vermek üzere hizmet şirketleri de uluslararasılaşma sürecine girdi. Binlerce kişinin çalıştığı, danışmanlık şirketleri, sigorta şirketleri, reklam şirketleri, mali denetim-danışma şirketleri, avukatlık şirketlerinin isimleri gündelik hayatın içinde yerini aldı: Kimi zaman bir sigorta, kimi zaman bir banka, kimi zaman bir hisse senedi ismi olarak…. Dışsal gelişmeye, içsel değişme de eşlik etti. Hizmet sektörünün tüm şirketleri, hiyerarşinin en katı biçimiyle örgütlenmeyi, hizmetler/hizmetliler arasında rekabeti keşfetti: “İşçiyi işçiye kırdır, pahalı olanı at, daha ucuz ve donanımlı olanı/nitelikli olanı işe al.” Bu şirketlerde çalışanlar, partner/ortak, yöneticiler ve teknik hizmetliler diye ayrışmaya başladı. Doğal olarak gelir paylaşımı da yukarıdan aşağıya doğru belirlenmeye başladı.

Bu kısa değerlendirmeden sonra, tekrar aynı soruyu soralım: “Bu gelişme-değişim sürecinde, hizmet sektöründe çalışan yüz binlerce insana işçi denilebilir mi?” En genel ifadesiyle;İşçi, üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakılan, hayatını kazanmak için emek pazarında emek gücünü satan insansa,” iş akdiyle çalışan hizmetlilere işçi denilmesi önünde hiçbir kavramsal engel olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu kişinin mühendis, mimar, doktor veya avukat olmasının bu tanım karşısında kıymeti harbiyesi yoktur.

Ya Avukatlar?

Son 30 yıldır avukatlık faaliyet alanında yüzlerce avukatın çalıştığı büyük avukat firmalarını, büyük hukuk danışmanlık firmalarını, bu firmalarda çalışan avukatların “senior”, “junior”, “ücretli avukat” şeklinde sınıflandırıldığını ve bu ayrışmanın avukatların önüne “kariyer” diye konulduğunu da bu dönemde ilgiyle izledik. Aslında bu 19. ve 20. Yüzyılın son çeyreğine kadar “sanayi alanına” uygulanan kapitalizm kurallarının hizmet sektörüne uygulanmasının doğal bir sonucu sayılmalıydı. Avrupa Birliği’nin kurucu antlaşmasında avukatların (ve bütün serbest mesleklerin) “hizmet” sektörünün içinde sayılmasını da böyle okumak gerekmez mi? Yani “mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı” kavramı içinde “avukat” da yok mu zaten?İşte size mesleğimizin geleceği!!!

Aynı sürecin küçük ölçekte uygulamasını Türkiye’de de gözledik ve gözlemeye devam ediyoruz. Ayrıca ülkemize gelen yabancı avukatlık firmalarının, mali müşavirlik firmalarının “kanuna karşı hile yöntemiyle” yasak olmasına rağmen “Türk hukuku” alanında hizmet vererek, avukatlık hizmet sektörünün en fazla gelir getiren kalemlerine el koyduğunu, bunun için hangi yöntemleri kullandığını bilmeyenimiz var mı?

Gerekçeler çok basittir. Kaliteli hizmet için avukatların uzmanlaşması gereklidir, bu uzmanları bünyelerinde çalıştıracak büyük avukatlık firmalarına ihtiyaç vardır. Sürece paralel olarak, belki de Türkiye’ye özgü olarak daha ağır biçimde ortaya çıkan sonuç; avukatların çoğunluğunun “bağımsız bürolarını” kuramayacak, sürdüremeyecek duruma düşmesidir. Evet, Türkiye’de işbölümü/yoğunlaşma süreci ciddi sonuçlara yol açmaktadır. Sayısı 40’a yaklaşan hukuk fakültesi ve avukatlık sayısında anormal artış, tüm avukatların önünde ciddi bir handikaptır. Avukatları sadece şekli olarak incelemek; büyük büroların sayıca azlığını, “emek güçlerini satarak” iş arayan avukatların fazlalığını ve bu uçurumun gittikçe büyüdüğünü görmek bile çok ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu anlamamıza yeter de artar bile… Avukatların meslek örgütleri, barolar ve TBB sürece hazırlıksız yakalanmıştır. Seçim aracı durumuna düşen genç avukatların seçimden seçime dinlenilmesini saymazsak, süreci anlamaya, sorunları çözmeye yönelik ciddi çalışma, hemen hemen yok gibidir.

Kamu Avukatları/Memur Avukatlar

Bahse konu süreç devletin restorasyonu çerçevesinde, küresel örgütler tarafından (BM, OECD, AB, GATT/DTÖ vb.) ulus devletlere de uygulandığı için aynı süreci kamu hizmetlerinde ve tabii bu arada kamu avukatları faaliyet alanında da görmek mümkündür. “Kamu Hizmeti”nin devletin aldığı vergiler karşısında ücretsiz hizmet yükümlülüğü anlamına geldiği 19 ve 20. Yüzyıl anlayışı çoktan eskidi bile. Kamu hizmetleri bir yandan paralı hizmetler haline dönüştürülüyor diğer yandan da özelleştiriliyor. Kamu avukatları bir yandan “işçi” gibi çalıştırılırken, diğer yandan bazı avukatlık hizmetleri “ihaleye” çıkmaya başladı bile. Artık “adalet hizmetlerinin” ticari ihaleye çıktığı rekabete konu olduğu bir dönemi yaşıyoruz!!!

Avukatlar, İdeolojinin Kurt Kapanı’nda Çoktan Künde’ye Geldiler Bile…

Peki, büyük bürolarda kariyer yapmayı mesleki başarı grafiğine eklemek isteyen genç/uzman avukatlarla, böyle bir şansı peşinen olmayan emekçi avukatlar arasında “nitelik” açısından çok mu fark vardır? Sendika konusunda tartışılması gerekli bu önemli alt başlık hakkında kendi sübjektif yorumumu hemen söyleyeyim: Aslında kendisini şanslı sayan, büyük avukatlık firmalarında çalışan yüksek ücretli “uzman işçi” ve bu donanıma sahip olmayan şansız emekçi avukatlar aynı kaderi paylaştıklarını, aynı tuzağın kapanında debelendiklerini henüz fark etmemişlerdir.

Bu sürecin hem “espri”sini kavrama hem de “uzmanlaşma” için yeterli maddi imkânları olanlar için bu sorun bir “zekâ, yetenek ve fırsat” sorunudur sadece. Yani onlar ilke edindikleri kapitalizmin basit ama hayata yön veren dinamiklerini “hayatın sırrı” sanmaktadırlar: i) Zekiyim, yetenekliyim, bu nedenle de bu süreci önceden gördüm. ii) Maddi imkânlarımı “kaliteli” bir avukat olmak için seferber ettim, mesleki donanımımı geliştirdim. iii) Benim için hizmetli/ücretli bir avukat olarak çalışmak sadece geçici bir süreçtir. Ben zaten kendime uygun bir büroda “dolgun” bir ücretle çalışacağım. Zaten bir süre sonra “partner” olacağım. iv) Zamanı gelince de kendi büromu açıp, aynı sistemi kendi büromda kuracağım. Sonuç: Ben en iyisine layığım. Diğerleri ne yapar, o beni ilgilendirmez. Ya da beni aşan bu konuda elimden ne gelir!!!

Kendini şanslı sayan bu bakış açısını ele alalım öncelikle. “İşçi” kavramının esası, alınan ücretle/payla ilgili değildir. İşçilik, “emek gücünün” “emek pazarında” bir işverene/firmaya satılmasıyla ilgili bir konudur. Bir avukat olarak emek gücünüzü bir kere işverene sattınız mı, artık sizin “zihinsel yeteneğiniz/kapasiteniz” işvereninizin emrindedir. Üstelik bu tür uzman hizmetlilerin/avukatların kapitalizmin post versiyonunda mesai saati de yoktur. “İşiniz bitene” kadar çalışacaksınız. Söylenmeyen bir kural daha vardır: “İş, hiçbir zaman bitmez!” Bir diğer deyişle, bu tür çalışmalarda “işçinin/avukatın” yeteneklerini kendi için geliştirebilecek bir zamanı da kalmaz. Neredeyse geç saatlere kadar bazen cumartesi pazar da çalışmak zorundadır. Zaten o yorucu ve yoğun çalışma sürecinde, işçinin/avukatın kendisi için özel bir zaman kalsa da takati kalmaz. Giderek sadece teknik hukuk yazıları okuma dışında kültürle/gerçek hayatla ilişkisi de zayıflar. İşte bu arada toplumun önemsediği bazı klişeler devreye girer: “Çocuğum büyük bir şirkette çalışıyor”, “…. Konusunda uzmanmış” , “Şu şirketin hukuk direktörüymüş” gibi. İnsana “statü katan” bu ve benzeri tanımlar, belirttiğim sürecin insani nitelikten ne kadar yoksun olduğunu gizlemekten başka bir işe yaramazlar. İnsanlar kendine “hiçbir nitelik katmayan” bu içi boş tanımlarla gururlanmaktadırlar! “İşsizlik/açlık” pazarında çoğu işçi/avukat buna çoktan razıdır. Aslında mevcut yeteneklerini, eksikliklerini, isteyip de yapamadıklarını düşünse ve “emek gücünü” kendi için kullansa, melekelerini geliştirebilse; başkalarıyla tüm yetenekleri, zenginlikleri paylaşmanın yaracağı atomik/füzyon gücünü keşfetse, ortaya nasıl farklı bir insan çıkabilecek onu hayal etse; o zaman “kariyer” peşinde koşarken neleri kaybettiğini biraz daha iyi anlayabilecektir.Bir diğer deyişle, avukatlık sendikasının mücadele alanında önemli bir alanı işgal etmelidir, bu uzman avukatlar… Muhtemelen kendilerini imtiyazlı olarak görecek; herkesin sahip olmak için can attığı işini kaybetme riskine giremeyecek bu avukatlar ikna edilemese bile ikna sürecinin bizzat kendisi çok önemli, öğretici bir pratik olacaktır.

Peki, avukatların “uzmanlık” statüsü elde edemeyen ve fakat ucuz emek gücü olarak kendini istihdam edecek şirket veya avukat arayanların yani, “avukatların büyük çoğunluğu”nun durumu yukarıdaki tablodan farklı mıdır? Aslında nitelik olarak fazla bir fark yoktur. Onların “şanslı” ilk gruptan farkı sadece maddi hayatlarını sürdürmedeki zorluktur, yoksunluklarıdır… Bu nedenledir ki, iş ararken, kendilerine verilen yeknesak hukuki işleri yaparken, işten atılırken, “insani” niteliklerden ne kadar uzakta çalıştıklarını en iyi bu avukatlar anlayabilecektir. Ve yine bu nedenledir ki işçi avukatların hak mücadelesinde, sendikal mücadelede “lokomotif” durumunda ancak onlar olabilirler…

Ya Adalet Hizmetinin, Avukatlık Faaliyetinin Niteliği?

Adalet hizmeti, eğitim gibi, sağlık gibi herhalde bir toplumun ticari olarak nitelendirebileceği en son “hizmet” türü olsa gerektir. Öyle ya, bir devlet onca vergiyi neden alır? Eğitim, sağlık, adalet gibi hizmetlerin ücretsiz, kaliteli olarak vatandaşların hizmetine sunulması için değil mi? Bunlar klasik devletin varlık koşulları değil midir? Kapitalizmin “post” versiyonu, klasik devletin bu fonksiyonlarının devlete getirdiği mali yükü topluma devretmekte, yani topluma dolaylı olarak yeni vergiler koymaktadır. Bir yandan işsizlik oranları çığ gibi büyürken diğer yandan vatandaşlara yeni vergiler: “İnsanların işsizlik ve açlıkla imtihanı!” Ya bu ücretle, koşullarla çalışırsın, ya da kapıda bekleyen çok insan var, güle güle! —Bu noktada kapitalizm, toplum anlayışının sorgulanması için bizlere yepyeni bir fırsat sunmaktadır. Ama bu, yazımızın konusu değildir.- Adalet hizmeti zaten pahalı olarak sunulmaktadır. Bir davada devletin aldığı harç neredeyse yüzde onu geçmektedir. Adalet hizmetleri ticari bir iş olarak görülmekte, üzerinden yüzde 18 KDV alınmaktadır. İhtiyacı olan mali durumu yeterli olmayan vatandaşlara sunulan etkin bir “adli yardım” hizmeti de yoktur.

Avukatlar “İşçi” Kavramından Neden Hoşlanmıyorlar?

Bugün avukatların büyük çoğunluğu hizmet akdiyle Avukatlık kanunu 12/c maddesine göre “işçi” statüsüyle çalışmaktadırlar ya da bu statüyle iş aramaktadırlar. Avukatlar nedense, bu konuyu tartışmaktan kaçınırlar.“Bağımlı/Bağlı Avukat” gibi kimseyi rahatsız etmeyen; sömürüyü, klasik avukatlık nitelikleri açısından bakarsak, kepazeliği gizleyen “kibar” bir tanımı yeğlerler. Ama bana ilginç gelen, asıl bu sürecin mağdurlarının “işçi avukat” tanımına yeterince rağbet etmemeleridir. 25 yılda bulduğum sonucu size şimdi açıklamak istiyorum(!) İşçi avukatlar ki çoğu genç avukatlardır, “işçi avukatlığı” bir aşama olarak görmekte, aşılacak, geçilecek bir süreç gibi değerlendirmektedir. Gerçekten de mesleğe yeni atılan ve yukarıda belirttiğim “yetenek ve fırsatlara” sahip olmayan genç avukatlar -ki sahip olanlar da benzeri düşünceler içindedir- kısa süre içinde bu “katlanılması zorunlu aşama”yı geçmeyi planlamaktadırlar. Yani “işçi avukatlık” hayatlarında geçici bir döneme tekabül etmektedir. Bu nedenle geçici olan şey üzerinde fazla durulmamaktadır. Zaten bu süreci aşanlar da, “Avukatlık mesleğinde işçilik de ne demek canım, olur mu öyle şey!”türünden sözlerle konuyu geçiştirmekte, “bağlı avukat” tanımını yeğlemektedir.

Gelelim konunun bam teline; Avukatlık Kanunu, “mesleki bağımsızlığı” esas alır. Bir kişiye avukat denilebilmesinin temeli onun “bağımsız” olmasında yatar. Bu bağımsızlık toplumda göreli bir bağımsızlığa tekabül eder, ama yine de hukuki takdir ve değerlendirme hakkının “bağımsız”lık tanımının parçası olduğunu söylememiz gerekir. Peki, “işçi avukat”ın “bağımsız” olması mümkün müdür? Değil, dediğinizi duyuyorum… Mümkün değilse bu ne biçim avukatlıktır? Mesleğin temeli bağımsızlık olduğu halde “bağlı avukat” tanımı nasıl önerilebilir?

Kafa karışıklığı o hadde gelmiştir ki, TBB Web Sitesinde duran ve Avukatlık Kanunu’nda değişiklik içeren bir kanun taslağında, “ücretli avukatların” avukatlık levhasından çıkartılması, Baro ve TBB organlarına seçme ve seçilme ehliyetinin elinden alınmasını önerilebilmektedir? Yani “köle avukatlığı” yasalaştırmaya çalışmaktadır. İnsan, bu taslağı icat etme başarısını (!) gösteren kişiye, “Siz nasıl avukatsınız ki, mesleğinizin tarihini, avukatın kim olduğunu, nasıl bir faaliyet içinde bulunduğunu, bağımsızlığın neden gerektiğini dahi anlayamamışsınız? Köle avukatlığı mezara gömmek yerine neden onu ihya etmeye kalkıyorsunuz?” dememek için zor tutuyor kendini!

Konunun anlaşılması için önemli bir tespiti daha yapabiliriz artık. Tek tek avukatların hayatının bir parçası olarak görülen “işçi avukatlık” yukarıda açıklamaya çalıştığımız nedenlerle avukatlık mesleğinin yapısal bir parçasını oluşturmaktadır. Görülmesi gereken, mağdur ve sorumluların “müşterek bakış açısı”yla anlaşılamayacak hale gelen bu konu için farklı bir algılama/mücadele tarzının gerekliliğidir.

Sendika Zamanı

Barolar ve TBB’nin “işçi avukat” sorununun esasına yönelik nitelikli bir tartışma yaratamadığını ifade etmiştim. Meslek örgütlerinin, genelde “bağlı avukat” demeyi tercih edenlerin yönetiminde olduğunu düşünürsek daha uzun bir zaman diliminde böyle bir çaba göremeyeceğimizi söyleyebiliriz. Eğer meslek örgütleri, “işçi avukat” sorununun temeline inip bu konuda mücadele etme başarısını gösterebilselerdi, gösterme ihtimali bulunsa idi, sendika kurmak için ayrı bir enerji harcamaya gerek yok denebilirdi. İkinci bir gerekçe daha vardır ki, önemli olanı da budur: Mesleğe yeni katılan avukatların baro yönetim organlarına seçilme şansı yoktur. Sorunlarını, hak taleplerini ancak dolaylı olarak veya baro çalışma komisyonları aracılığıyla iletebilmektedirler. İşçi avukatların ciddi bir çoğunluğunun avukat yanında çalıştığını düşünürsek, baronun “işçi avukatlar” lehine çalışma yapabilmesinin fiziki bir sınırı vardır. Bu nedenle işçi avukatların işçilik sıfatından kaynaklanan hak mücadelesi yolunda yeni bir örgüt kurması, karşımıza bir zorunluluk olarak çıkıyor. Tarih bize öğretmiştir ki, “örgütlü insan gücünden” daha büyük bir güç yoktur. İşçi avukatların kuracakları sendika aracılığıyla verecekleri hak mücadelesinin başarıya ulaşması için tek bir koşul öngörülebilir: Sendikayı, her görüşten avukatın birbirine saygı duyacağı, mücadele konusuyla ilgili özgür tartışma ortamının yaratılabildiği bir örgüt olarak kurabilmek ve yaşatabilmek… Tabii başlangıçta sendika mücadele haritasını sağlıklı oluşturabilmek de önemli bir konu.

Mücadele Haritası İçin Öneriler

Bağımsız Avukatlık: Modern tarihini 300 yıldır sürdüren avukatlık mesleğinin yürütülmesinde “işlevsel bağımsızlık” önemli bir nitelik olarak ortaya çıkmıştır. Avukatlık Kanunu’nun temeli de bu kavram üzerine oturur. Şu halde, avukatlık sendikasının “asli hedefi,” işçi avukatlık modelinin tercih edilen bir model olmaktan çıkartılmasını sağlayacak çalışmalar yapmaktır. Bunun için, avukatların birlikte çalışma modelleri, bir avukatın bir başka avukatla ancak iş bazında veya işbirliği bazında ilişkiye girebilmesinin sağlanması vb. Birçok yöntem üzerine kafa yorulmalı, genel kuralları oluşturulmalıdır.

Avukatlık Kanunu: 195 maddeli Avukatlık Kanunu’nda bir alt maddeye sıkışmış işçi avukatlık konusuna (Dikkat edin, avukatların yüzde 60’ı işçi avukat ama, avukatlık kanununda bir maddeleri bile yok!!!) sahip çıkabilecek, bu konuda eylem planı oluşturabilecek, baroları ve TBB’ni bu konuda seferber edebilecek tek örgüt avukat sendikasıdır. Avukatlık Kanunu’nda işçi avukatlığa, koruyucu biçimde, ayrıntılı olarak yer verilmesinin, Avukatlık Kanunu ve İş Kanunu arasında çatışan hükümler olduğunda Avukatlık Kanunu’nun geçerli olacağı düzenlenmesinin gerçekleştirilmesi için mücadele etmek ise bu sendikanın önemli görevleri arasındadır.

Koruyucu Sözleşmeler: Ancak işçi avukatlık modelini ortadan kaldırmak, “işçi”lik statüsünün ortadan kaldırılmasına, bir diğer deyişle, toplumsal yapıdaki değişime bağlı olduğu için, işçi avukatları çalıştıkları avukatlık bürolarında veya şirketlere karşı koruyacak “tip sözleşmeler” geliştirmek, “bu statüyü kalıcı kabul etmeme rezerviyle birlikte,” yine önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sözleşmelerde işçi avukatları koruyucu hükümler yanında, işveren avukatı veya şirketleri koruyucu genel hükümlere de yer vermek, mücadelenin haklılığını güçlendirici rol oynayacaktır. Böylece işçi avukat işveren avukata veya işveren şirkete karşı, “ben sizin haklarınızı koruyacağım, ama siz de benim haklarıma saygı göstermelisiniz” demiş olacaktır.

Uzman-İşçi Avukatlar: Yukarıda değindiğim, kendini şanslı/imtiyazlı gören genç avukatlar ve işçi avukatların büyük çoğunluğunu birleştiren ortak sorunsalın anlaşılması için ciddi çalışmalar, tartışmalar, eylem planları/eylemler yapmak da işçi avukatlığa yol açan temel dinamiklerin görülmesini sağlayacaktır.

Topluma Adil, Etkin, Ucuz, Sürekli, Çabuk Adalet Hizmeti dağıtılmasıyla işçi avukatlık arasındaki ilişkilerin ve çözüm önerileri üzerinde tartışmak, işçi avukatların mücadelesine meşruiyet sağlayacaktır. Bir yandan toplumun gittikçe artan oranda adalet hizmetine ihtiyacı diğer yanda avukat sayısı artmakta, avukatlar işçileşmekte ve fakat ironik biçimde, hizmet ihtiyacıyla avukatlar arasında ilişki zayıflamaktadır. İşçi avukatlar, kendi sorunlarının çözümünün aslında toplumun adil, etkin, ucuz, sürekli, çabuk adalet hizmeti talebine cevap verecek önemli bir toplumsal sorun olduğunu ortaya koymalıdırlar. CMUK/CMK Avukatlığına/Zorunlu Avukatlığa bu gözle bakılmalıdır, adli yardım/müzaharet konusuna gereken önem verilmelidir.

İşçi avukatlar, bir yandan yoksullaşma, yoğun iş süreci içinde mesleki/insani yoksunlaşma öte yanda yaptıkları faaliyetin adaletle ilişkisini parçalayarak “teknisyenleşme”ye yönlendirilirken, buna karşı koymanın yolu örgütlü mücadeleden geçiyor. Kapitalizmin yön verdiği süreçlere, sadece mesleki olarak karşı koymak tabii ki mümkün değildir. Ama mücadele, mücadele edenin zihnini aydınlatır, yeni yaşama imkânlarını da beraberinde getirir. Kaybettiğimiz insani niteliği hatırlamamıza, hatta onun için bir şeyler yapmamıza neden olur. Hoş geliyorsun Avukatlık Sendikası…

Haluk İnanıcı/Hukuk Politik

Etiketler: