Bu Utanç Kimin?/Ahmet Yıldız Davası

Ahmet Yıldız, 2008 yılının 15 Temmuz gece yarısı saatlerinde evinin yakınında pusu kuran biri tarafından 4-5 el ateş edilerek katledilmişti. 4-5 el ateşten ikisi Ahmet’e isabet etmiş ve ölümüne sebebiyet vermişti. Ertesi gün gazetelerin üçüncü sayfalarında Ahmet’in ölüm haberi vardı. Bu haberler pek yankı uyandıracak nitelikte değildi. Cinayetten sonra Ahmet’in arkadaşları olay yerinde eşcinsel nefret cinayetlerini kınamış ve davanın takipçisi olacaklarını belirtmişlerdi.

İngiliz Independent gazetesi olayı, “Türkiye’deki ilk eşcinsel töre cinayeti mi?” başlığıyla duyurmuştu.1 Akabinde medyada Ahmet Yıldız cinayeti daha çok yazılır olmuştu.

Ahmet, öldürülmeden bir süre öncesinde ailesine eşcinsel olduğunu söylemişti. “Yalan Söyleme, Maskeni Çıkart ve Onur Duy” başlıklı yazısında Ahmet telefonla ailesine eşcinsel olduğunu söylediğinde babası şoke olmuş ve tam 8 ay boyunca hiçbir şekilde görüşmemişlerdi. Akabinde de normalleşmesi üzerine aile baskısı söz konusu olmuş ancak sonuç vermeyince ölüm tehditleri başlamıştı. Ahmet, ailesinin kendisine zarar verebilecek durumda olduğunu bildiğinden dolayı Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığına anne Sıdıka ve baba Yahya’nın kendisini öldürmekle tehdit etmelerinden dolayı şikâyette bulunmuştu.

Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı, 2007/21885 soruşturma sayılı dosyaya 02/11/2007 tarihinde yetkisizlik kararı vererek dosyayı Ümraniye Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Ümraniye Cumhuriyet Başsavcılığı da 2007/27427 soruşturma numaralı şikayeti 24.11.2007 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vererek dosyayı kapatmıştı. Savcılık, “soyut iddia dışında şüphelinin suçu işlediğini gösterir, dava açmaya yeter kanıt ve emare bulunmadığından” takipsizlik kararı vermişti.

Oysa Ahmet Yıldız’ın öldürülmesi üzerine soruşturmayı Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı yürütmüştü. Ahmet’in aldığı tehdit ile öldürüldüğündeki adresi aynı idi ve her iki adres Üsküdar sınırlarındaydı. Üsküdar Savcılığının esasında hangi saikle dosyayı Ümraniye Savcılığına gönderdiğini bilemiyoruz ancak yok denilen tehlike Ahmet’i bulup aramızdan almıştı.

Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/13371 soruşturma numaralı dosyasından öğrendiğimiz bilgilere göre baba Yahya Yıldız’ın kullandığı cep telefonunun olaydan iki gün önce Ahmet’in bulunduğu adresten baz verdiği, cinayet saati olan 23.00’dan 15 dakika sonra da Dudullu Çekmeköy bazında bulunduğu tespit edilmişti. Savcılık, iddianamesinde “sanığın, oğlu olan maktulün gey ilişkisi içerisinde olması sebebiyle onu takip ederek ruhsatsız silah ile tasarlayarak öldürdüğünü” belirterek dava açılmıştı. İddianame 24.04.2009 tarihinde hazırlanmış, ancak 21.05.2009 tarihinde tensip zaptının hazırlanması ile yargılama başlamıştı.

Yargılamanın ilk duruşması 08.09.2009’da başlamıştı. İlk celsede olayda yaralanan Ümmühan Darama’nın vekili olarak yer alabilmiştik. Yine bu celsedeLambdaistanbul’un müdahil olma talebi duruşma savcısı ve mahkeme heyetinin kararı ile suçtan zarar gören sıfatı bulunmadığından reddedilmişti.

İkinci celsede olaya tanıklık eden iki kişinin ifadelerine başvurulmuş, Ahmet’in öldürülmeden önce birlikte olduğu sevgilisini tanık olarak dinletmek istediğimizde duruşma savcısı tanıklık edecek olan kişinin dosyaya bir katkı sağlamayacağı düşüncesi ile tanık dinletme talebimizin reddini talep etmiş ancak mahkeme tanığı dinlemeye karar vermişti.

Üçüncü celsede tanık dinlenilmiş ve davaya müdahil olmak isteyen insanların talepleri reddedilmişti.

İlk celse ile birlikte Lambdaistanbul, Kaos GL, Siyah Pembe Üçgen, SPoD gibi lgbti örgütlerin davaya müdahil olma talepleri her defasında suçtan zarar görmeme gerekçesi ile reddediliyordu. Müdahilliklerin reddine rağmen davayı takip etmek isteyen insanlar her duruşmada bir araya geliyorlardı. Davanın yoğunluklu takip edilmesi duruşma savcısını ve sonrasında mahkemeyi rahatsız etmeye başlamıştı. Duruşma öncesi polis gerek adliyede gerekse adliye binası dışında daha yoğun şekilde bekliyordu. Savcının keyfi talimatı ile insanların duruşma salonuna girmeleri engelleniyordu. Oysa CMK’nın 182. maddesi duruşmaların herkese açık olduğunu yazıyordu. İstisnai durumlar dosyada mevcut değildi tabii ki.

Davayı gören mahkemenin başkanının tavırları son derece olumsuzdu ve talep ettiğimiz her şeyi reddetmekteydi. İnsanların duruşma salonuna girmelerinin engellenmesi üzerine kapıların açılması gerektiğine dair bir talebimize karşılık mahkeme başkanı dava hakkındaki hissiyatını“ bu cinayet benim için sıradan adi bir vakadır, sizin istediğiniz bir şekilde yürümesine izin vermeyeceğim” şeklinde ifade etti. Ancak biz de her defasında davayı takip etme, duruşma salonuna girme, müdahil olma ve şüphelinin kırmızı bültenle aranmasına karar verilmesi taleplerimizi yeniliyorduk. Mahkeme başkanı da duruşma savcısıyla ağız birliği edip taleplerimizi reddediyordu. İlk beş celse bu şekilde devam ederken mahkeme başkanının değişmesi ile davanın seyri az da olsa değişmeye başlamıştı.

Altıncı celsede mahkeme başkanının değişmesi ile birlikte şüphelinin kırmızı bültenle aranması talebimiz, Emniyete yakalama kararının akıbetinin sorulması ile birlikte gelecek cevaba göre değerlendirilecekti. Sanığın kırmızı bültenle aranması talebimiz 15.09.2011’deki sekizinci celsede kabul edilmişti. Kırmızı bültenle aranmasına kabul kararına rağmen bu işlem ancak 03.10.2012’den sonra işleme konulmuştu.

Aradan yıllar geçse de davayı takip eden avukatlar, insanlar ve kurumlar davaya müdahil olma taleplerini yeniliyorlardı. Her defasında da ezber olan durum karşımıza çıkıyordu. Suçtan zarar görmediklerinden dolayı taleplerin reddine kararı peş peşe geliyordu. Davayı, Uluslararası Af Örgütü de gözlemci ile takip etmekte.

Gelinen noktada yirmi iki celse geride kalmış oluyor. Bir sonraki celse de durum pek farklı olmayacak. 2008 Temmuz ayında başlayan süreç kaba bir hesaplamaya göre 2039 yılında zamanaşımına uğrayacak. Şüpheli babanın nerede olduğu konusunda kimsede en ufak bir bilgi mevcut değil. 2008 yılı verilerine göre şüpheli Kuzey Kürdistan’da idi. Ancak bunca yıl boyunca şüphelinin nerde olduğu, yaşayıp yaşamadığı konusunda bilgimiz mevcut değil. Polis, şüphelinin Türkiye’deki tüm adreslerini son bir yıl öncesine kadar kontrol ettiğinde bizi şüpheliye götürecek bir emareye ulaşamamıştı.

Kırmızı bülten, kayıp şüpheli baba, kimsesizler mezarında yatan genç bir insan, davayı takip eden insan hakları aktivistleri, müdahillikleri kabul görmeyen örgütler-insanlar ve şimdiden pek çok yargıcı emekli eden bir dosya. Biz mahkemeden, mahkeme savcılıktan, savcılık da polisten- jandarmadan medet umuyor. Ahmet Yıldız’ın ailesi ise derin bir sessizlikte. Çocukları, kardeşleri, yeğenleri, kuzenleri veya torunları öldürülmüş ama en ufak bir ses yok, elbirliği ile şüpheli babayı koruyorlar. Burada tetiği çeken baba ama bu cinayetin tek faili o değil. Ahmet Yıldız’ın öldürülmesine bu güne kadar en ufak bir ses çıkarmayan, vicdanı sızlamayan ailenin-toplumun her bir ferdi şüphelidir.

Arkadaşlarımdan dinleyerek edindiğim teorik tecrübelerim, doğruyu söyleyip onur duyacağımı söylüyordu. Evet onur duyuyorum yalandan kurtulduğum için. Ama zor bir savaş içine gireceğinizi bilin ve söylemekten her zaman kaçının derim, ailenizin sizi anlamasının zor olacağını zannediyorsanız” , “Bir süre daha ailesizkalmalıyım”. Ahmet’in ölümünün ardından geçen 8 yıl ve alınan yol ancak bir arpa boyu.

Burada kim suçlu? Kayıp şüpheli baba mı? Şüpheliyi bulamayan devlet mi, İnterpol mu? Ahmet’in tehdit edilmesi üzerine yaptığı şikâyete yetkisizlik ve sonrasında takipsiz bırakan savcılar mı? Şüpheliyi cinayete sürükleyen aile mi? Kesin olarak emin olduğumuz bir gerçek varsa o da, Ahmet Yıldız eşcinsel olduğu için ailesinin ortak kararı ile öldürüldü.

KAYNAK: HUKUK POLİTİK

Etiketler: